Kimi romanlar hikâyeye yaslanır, hikâyeden kuvvet alır. Bu romanların okuru “ne anlatılmış”ı önemser, “nasıl anlatılmış”ı değil. Dinler, okur ve hikâyeyi kendi yöntemleriyle aktarır. Daha teknik ifade etmek gerekirse, asıl olan “konu”dur ve bu romanların yazarları, her zamanda, her ortamda ilgi çekecek konuların peşindedir. Kimi romanlarsa, sıradan/olağan/gündelik –hatta “basit” yahut “küçük”–  bir konunun iyi işlenişini örnekler; yani kabaca, marifet kelime ustasında, yazardadır. Ortada ayakları yere basan, iyi çizilmiş bir “konu” yoktur, ki olmak zorunda da değildir. Nitekim, bugünün gözde sanat eserlerinin birçoğunda geleneksel anlamda bir konunun olmadığı, yahut konunun, metnin temel meselesi olarak yer almadığı aşikâr.

Aslında her zaman mesele, gerçeğe nasıl yaklaştığımız. Yazarın, okurun ve metnin gerçeğe yaklaşım biçimleri tayin ediyor yazma ve okuma eylemi olarak adlandırdığımız icraları. Sanatın serüvenine baktığımızda da değişim/dönüşüm yahut “kırılma” dönemi olarak adlandırabileceğimiz tüm dönemlerde gerçeğe bakışın, gerçekle kurulan ilişkinin farklılaştığını ve bu farklılığın yeni bir yol açtığını anlıyoruz. “Değişik gerçeklere değişik anlatı biçimleri denk düşer” diyor Michel Butor; bu yeni yolların, yeni felsefelerin/düşünce biçimlerinin, yeni sanat anlayışının, özellikle biçimsel açıdan edebi metinlerin kaderini belirlediğini söylemek mümkün. “Konu” meselesiyse bugün hâlâ tartışılmakta. İçinde bulunduğumuz çağın metinlerini “postmodernist” yönleriyle ele almaya eğilimli olduğumuz sürece de tartışılmaya devam edecek. Bu meselenin –biçimi önceleyen– modernist edebiyatla birlikte hakiki anlamda tartışılmaya başladığını düşünüyoruz genellikle. Fakat bu noktada, “geleneksel” olarak nitelediğimiz Flaubert’in bir dileğini aktarmak ve hatırlatmak isterim: Flaubert, “Hiçbir dış bağlantısı olmayan, yalnızca biçimden gelen içsel gücüyle ayakta duran bir kitap” yaratmaktan söz ediyordu. Bir “dış bağlantısı” olmayan bu kitap, tabiatıyla bir konu da içermiyordu. Öyleyse “saf” bir metin yaratmanın çağın sanat anlayışına, kurallara yahut içinde bulunulan yola değil de, bizzat sanatçıya bağlı bir arzu olduğunu söyleyebiliriz; yalnızca/dolaysız “sanat yapma” arzusu.

Beyza Ertem, K24

Yazının devamı için tıklayınız: https://t24.com.tr/k24/yazi/van-gogh-un-sari-ev-tablosundaki-evi-kim-sariya-boyadi,3447